her insan pişmanlık duygusunu yaşayabilir.
normaldir.
bir zamanlar yaptıklarını ileride düşününce her insan aldığı bazı kararlardan rahatsızlık duyabilir.
ama!
ama kişiye doğa ya da tanrı (siz neye inanıyorsanız) tarafından verilmiş bir akıl vardır.
bu akıl kişiye dünya üzerinde diğer canlılarda olmayan bir ayrıcalık tanır; o da kişinin davranışlarının sonucunu öngörebilmesidir.
kişi hangi adımı atarsa yolunun nerelere gidip gidemeyeceğini, hangi seçimlerin hangi riskleri beraberinde getireceğini ve hangi olası bedelleri ödeyeceğini görebilir.
o nedenledir ki çok çabuk ya da çok sık pişman olan kişiler fikrimce kendilerine bahşedilmiş olan o aklı iyi kullanamayan kişilerdir.
peki buradan çıkarılabilecek en akıllıca ders nedir?
kişinin yapabileceği iki şey vardır;
ya adım atarken, seçim yaparken etraflıca düşünecek, kafısının içerisindeki aklını kullanacak ve aldığı olası risklerin bedellerini ödemeye bilinçli olarak hazır olacak ya da o yaşadığı ağır pişmalık ve bedel ödemenin getirdiği yük altında ezilip hayatını pişmanlık denizlerinde bata çıka yüzerek geçirecektir.
hadi bakalım, yapın seçiminizi.
pişmanlık üzerine
zaman:
Cuma, Mayıs 09, 2008
0
yorum
ymm...
arkadaşlar şimdi ben size bir link vereceğim ama siz oradaki fotoğraflara bakmayın!
neden mi?
çünkü çok çekiciler!
=))
burada
zaman:
Salı, Mayıs 06, 2008
2
yorum
mardin'e gidin
bırakın istanbul'u, bodrum'u, çeşme'yi.
siz bu tatilde mardin'e gidin.
gidin görün, gerçek tarih neler yapmış, neler yazmış.
görün bakın insanlar farklı dinlerden, farklı dillerden gelip nasıl güzel şeyler ortaya koyabiliyormuş.
nasıl birarada yaşayabiliyorlarmış.
bir şehir özünü nasıl korumuş, nasıl sevmiş, sahiplenmiş.
medya nasıl da korkutuyormuş bizi oralardan.
nasıl da korkuyormuşuz.
zaten amacı da buymuş ya; bizi yabancılaştırmak.
bizi ayrı tutmakmış.
bizden farklı olanları "öteki" yapmakmış.
gittik...
gördük...
evlerde ağırlandık, çocuklarla, annelerle, babalarla konuştuk.
çaylar, ayranlar içtik, ikramlardan yedik.
medreseleri gezdik, camilerle kiliseleri de.
ve anladık ki birileri çok pis kandırmaya çalışıyor bizi.
ve ne yazık ki başarıyor da.
siz yine de bana inanmazsanız, ön yargılarınıza sıkı sıkıya bağlıysanız, gidin bu tatilde kendiniz görün.
bu sefer de mardin'e gidin.
zaman:
Cumartesi, Mayıs 03, 2008
1 yorum
artık bu moda
ne olacak bu memleketin hali nidaları atmak istemiyorum tekrar.
sürekli söylenen şeyler anlamını yitirirmiş ya hani,
ondan korkuyorum ben de.
o yüzden susuyorum bu sefer.
ve sadece bu resmi koyuyorum önünüze.
bir moda defilesi bu.
türkiye'deki, memleketimdeki bir moda defilesi.
iyi izlenceler...
zaman:
Cumartesi, Nisan 26, 2008
0
yorum
bok üzerine
merhabalar,
efendim google analytics sağolsun son zamanlarda ne kadar boklu günler geçirdiğimizi bana gösterdi.
efendim google'ın benim blog'um üzerinde yaptığı sayma işlemlerine göre sadece 20-24 nisan 2008 günlerinde 8 kişi "bok böceği" içeren aramalar yaparak blog'uma ulaşmış.
ne kadar güzel!
bu kimseler belki aslında tek kişidir, bilmiyorum, ama önemli olan "bok"un hayatımızdaki önemini anlamış olmamız.
efendim ben bunu pek bir kimseye anlatamadığımı hissetmeye başladım.
çevremdeki insanlar anlıyorlar beni ama sanırım okurlarım anlamamış.
zira bok böceği yazımın sayfasında görebileceğiniz üzere benim kullanmayı pek bir sevdiğim "bok" kelimesini hakaret olarak kullandığımı sanan okurlarımız (belki de bir adet okurumuz) var.
bu çok yanlış bir düşüncedir.
zira ben o zaman da bahsetmiştim şimdi de bahsedeceğim ki "bok" kelimesi hakaret değildir.
efendim "bok" başlı başına bir sürecin sonucudur. içinde bir emek barındırır. insani bir veridir.
kişinin canlı olduğuna delalettir.
bir kişiye bok demek de kötü değildir. hele hele bokcuk çok da sevimlidir ve içtendir (ironi yaptığımı sananlar yanılıyorlar, ciddiyim).
hepimizin hayatının bir parçası olan, bizim canlı olduğumuzu ve her gün birçok içsel işlem gerçekleştirdiğimizin işareti olan bu sonucu size kötü gibi göstermelerine izin vermeyiniz.
o da yıllar yılı bize "tü kaka" gösterilmek istenen ve tarafımızdan sadece "üç çocuk doğur"maya yarayan bir aktivite olarak görülen cinsellik gibi "kötü" bir şey değildir.
kötü olan nedir efendim biliyor musunuz?
kötü olan dar görüşlülük, kıt kafalılık, örümcek beyinliliktir.
kötü olan adam dolandırmak, hırsızlık yapmak, tecavüz etmek, yalan söylemektir.
"bok" ya da "pipi" kelimeleri değildir kaçılması gereken.
insan gibi görünüp donunuzu çalanlardır.
güzel günlere...
zaman:
Cuma, Nisan 25, 2008
39
yorum
delisin
Bizim psikolojide“label” diye bahsettiğimiz, klinik alanda da “tanı” diye geçen hadise, aslında “stigma”dan farklı bir şey değil. Sosyolojik teorilere göre stigma, bir insanı belirli bir yönde sınıflandırmak üzere oluşturulmuş atıf ya da davranış. Stigma’nın en önemli özelliği ise bir kere edinildi mi bir daha uzun süre gitmemesi ve olumsuz yönde olmasıdır.
Sitgmaya uğramış kişi toplumda diğer kimseler tarafından olumsuz, kaçınılması gereken bir kimse olarak görülecektir.
Erving Goffman’ın konuyla ilgili ilginç bir teorisi var. Goffman’a göre stigma kişiye verilen sanal sosyal kimliği ile onun gerçek sosyal kimliği arasındaki farktır. Biz bir kimseyi ilk kez gördüğümüzde elimizdeki az biraz bilgi ile onu sınıflandırır ve belli bir kategoriye sokarız. Bunu hepimiz her zaman yaparız. Aslında bu yararlı bir işlemdir de, ama bunu değiştirelemez belirli sıfatlar ile kişiye yapıştırırsak da bu ilk anlamını yitirir. Zira onun ilk anlamı yeni tanışılan kişiye doğru davranış kalıplarına göre davranmaktır. Ama eğer biz kişi hakkında yeterli bigi edindikten sonra bile onunla ilgili olan o ilk etiketimizi değiştirmezsek bu bizi yanlış yargılara götürecektir. Sözün özü, Goffman’a göre stigma kişinin edindiği bu sanal kimlik ile asıl kimliği arasındaki farktır.
Benzer olarak bir de “sosyal stigma” diye bir kavram var karşılaştığımız. Normalara karşı olan belirli karakter ya da inanışları ciddi bir şekilde reddetmek anlamında kullanılıyor. Sosyal stigma’yı en çok akli dengesi bozuk olanlara, bağımlılara, homoseksüellere, dinsizlere, belirli etnik gruplardan olan kişilere ve belirli fiziksel özelliklere sahip kimselere karşı yapılıyor. Zaten yapılan bir çok kültürler arası araştırmaya göre sosyal stigmalar 3 gruba ayrılıyor; fiziksel kökenli olanlar belirli fiziksel özellikleri olanlara karşı, mesela obez, yara izi olan kimseler ya da çok kısa kimseler gibi. Kişisel özellikler başlığındakiler ise ruhsal bozukluğu olanlar, başımlılar, suçlular bu gruba girerler. Son grupta ise kişilerin bağlı oldukları topluluklardan aldıkları özellikleri olan ırk, etnik köken ve din gibi başlıklar var.
Sitgmaya yol açan süreçleri kısaca inceleyecek olursan burada alienation kavramından biraz bahsetmemiz gerekir. Yabancılaşma dediğimiz kavram kişilerin kendi doğalarında barındırdıkları ve yaşadıkları toplumun içerisinde de olan yönlere yabancı kalmaları ve onları bir kenara itip yokmuş gibi davranmaları. Mesela bu kavramı psikolojideki etiketleme ile bağlayacak olursak, aslında hepimizin içinde olan o “delilik”, bu takıntılar olabilir, bu ara ara herkesin gördüğü halisünasyonlar ya da depresif durumlar olabilir, başkaları tarafından biraz olsun fazla deneyimlenmeye başlayınca biz hemen o insanı etiketliyoruz ve ona “deli” diyoruz. Bu da bir çeşit rahatlama; relief getiriyor bize. Başkalarına bakıp ne olmadığımız söylüyoruz kendimize. Ben deli değilim, gibi.
Marx’a göre yabancılaşma kapitalizm’in sistematik bir sonucu.
O hepimizin distopyalarda gördüğü kişiyi robotlaştırma, kişiyi belli kalıplara sokma ve dolayısıyla her bireyin sistemin çarklarının dönemesi için en uygun ve en yararlı, faydalı enerji kayakları haline getirme sürecinin bir parçası.
Mesela bir örnek veriyim, depresyon şu an tüm dünyada tedavisi için en çok para ve kaynak harcanan psikolojik rahatsızlık. Ekmek peynir gibi antidepresanlar satılıyor. Bunun nedeni ne?
Bunun nedeni şuan depresyonun tüm dünyada iş kaybına yol açan en önemli 3 sağlık nedeninden biri olması. Mesela bir diğeri de kalp ve damar rahatsızlıkları. Bu da şişmanlıkla savaşmak için en büyük nedenimiz =)).
Yani burada bile çıkıp “bakın depresyon araştırmalarının bu kadar gelişmesi hep bizim için insanlık için diyemeyiz” zira değil! Hepsi para için =))
Sadece para da değil tabi ki. Güç dengeleri de burada önemli. Etiketlemek, birilerine normal ve diğerlerine anormal demek de bir anlamada çoğunluğun azınlığı bastırması ve üzerlerinde otorite kurması değil midir?
Ben normalim, biz anormaliz, ama o değil. O halde onu istediğimiz hale sokmak için ona ilaç verelim, ona terapi yapalım, EKT yapalım (guguk kuşu filmindeki gibi) onu rezil edelim artık hiçbir işe bile başvuramasın!
zaman:
Çarşamba, Nisan 23, 2008
0
yorum
en çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım.
sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.
- franz kafka, milena'ya mektuplar
zaman:
Cuma, Nisan 18, 2008
0
yorum
